
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "güvenli liman" kavramını açıklayarak, “Elbette ki parti, tarihsel kimliğine yakışır bir pozisyona gelmek, ahlaki değerlerini korumak ve bu değerleri sürdürmek zorundadır. Bunu yapacak olan da kadrolardır, insanlardır. Benim ömür boyu ‘CHP Genel Başkanlığı yapacağım’ diye bir iddiam zaten hiç olmadı. Güvenli limana getirmekten kastettiğim; her açıdan kuruluşundaki kodlara dönen bir Cumhuriyet Halk Partisidir” dedi.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’nin milletvekili kampının son gününde gazetecilerle bir araya geldi. Programa, Kılıçdaroğlu’nun yanı sıra YDK Başkanı Mahir Polat, Kadın Kolları Genel Başkanı Ayten Gülsever, Genel Başkan Yardımcısı Deniz Demir, Grup Başkanvekili Sevda Erdan Kılıç, Gençlik Kolları Başkanı Berfin Karan da katıldı.
Kahvaltının ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan Kılıçdaroğlu, bir gazetecinin, kamp gündemini sorması üzerine, şu yanıtı verdi:
"Bu toplantının iki ana teması vardı: Biri siyasi etik konusuydu, diğeri ise ekonomiyle ilgili gelişmelerdi. Son ortaya çıkan olaylar, özellikle eski bir bakanın borsadaki vurgundan büyük pay kapması gibi gelişmeler, aslında siyasetin kirlilikten arınmasının zorunluluğunu ortaya koyuyor. Son 25 yıldır artık bu ülkede bir ‘Siyasi Ahlak Kanunu’ veya ‘Siyasi Etik Kanunu’, hangisini istiyorlarsa isim olarak, çıkması gerekiyor. Siyaset kirlilikten arınmadığı sürece toplumun aydınlığa çıkma şansı yok, bunu kabul etmemiz lazım. Ahlak dediğiniz kavram A partisine veya B partisine ait bir kavram değil; insanlara özgü bir kavramdır. Dolayısıyla her siyasi partinin ahlaki temellerde eleştiri yapması, öneriler getirmesi; ancak bütün bunların sonucunda kişisel çıkara dönük bir amacının olmaması gerekir. Eğer siyaset halka hizmet etmekse, o zaman siyasetin kesinlikle kirlilikten arınması lazım. Rahmetli Uğur Mumcu'nun meşhur bir sözü vardı; ‘Katil katildir kardeşim, katilin sağcısı solcusu olmaz’ derdi. Kirli insan da kirli insandır; yolsuzluk yapanın sağcısı solcusu olmaz. Kim yolsuzluk yapıyorsa, kim halkı soyuyorsa, kim kişisel çıkar için siyaset yapıyorsa bunların artık ayıklanması, Parlamentonun temiz ve iyi insanlardan oluşması lazım.
Ülkenin bu kadar sorunu var. Düşünebiliyor musunuz, neredeyse 3-4 yılda bir soygun mekanizması çıkıyor ve binlerce insan soyuluyor. Dün bunun örneklerini verdim; pek çok alandaki soygunlara kadar her dönem kendisine özgü bir kulp veya gerekçe bulunuyor ve buradan geniş kitleler soyuluyor. Gördüğümüz tablo da şu: Yapanın yanına hep kâr kaldı. Üzerine bir süre gidildi, kamuoyunda konuşuldu vesaire ama arkası gelmedi. İnsanlar 3-5 gün göstermelik olarak belki tutuklandılar, gözaltına alındılar ama bir süre sonra kimseye bir şey olmadı ve unutuldu gitti. Artık unutturan da yolsuzluğun adeta meşrulaştırılmasına zemin hazırlayan da siyaset. O açıdan siyaset kirlilikten arınırsa, Parlamentoda en azından ülkenin gerçek sorunlarını konuşmuş oluruz.
"YAPTIRIM OLMADIĞI TAKDİRDE KURALLARIN HİÇBİR ANLAMI YOK"
Parlamentodaki tartışmaların büyük kısmında birbirimizi ‘Sen yolsuzluk yaptın, sen şunu yaptın’ diye eleştiriyoruz ama aldığımız bir sonuç yok. Bunu herhâlde Sayın Erdoğan da diğer partiler de görüyordur. Tek başına iktidarda olan bir parti var; adı AK Parti. İsim çok güzel, ‘Ak’ sözcüğü bize güzel şeyler hatırlatıyor ama tabloya, gerçeklere baktığınızda bunun aklılıkla falan ilgisi yok. O açıdan, eğer gerçekten AK Parti olmak istiyorsa, gerçekten temiz bir parti olmak istiyorsa gelsin el birliğiyle, hatta oy birliğiyle Parlamentodan bir yasa çıkaralım. Adı Siyasi Etik Yasası mı olur, Siyasi Ahlak Yasası mı olur; ne istiyorlarsa adını koysunlar. Belli kuralları getirelim ama bu kuralların mutlaka yaptırımları da olmalı. Yaptırımı olmadığı takdirde kuralların hiçbir anlamı yok. Bugünkü yasal düzenleme içinde de yolsuzlukla mücadelede önemli düzenlemeler var; ‘hiç yok’ dersem doğru olmaz. Var ama bunlar gidiyor bir yerde unutuluyor ve ondan sonra yapanın yanına kâr kalıyor. Yargıdan ve siyasetten başlayarak toplumun temel kurumlarında da bu dönüşümü sağlamamız gerekiyor."
"SİYASET KİRLİLİKTEN ARINMALI DERKEN TEK PARTİ İÇİN SÖYLEMEDİM"
Kılıçdaroğlu, kendisinin sıkça söz ettiği "güvenli liman" kavramına ilişkin gelen soru üzerine de Uğur Mumcu'nun "Katilin sağcısı solcusu olmaz" sözünü hatırlatırken yolsuzluk yapanın da sağcısı solcusu olmayacağını vurguladığını belirterek, "Kim yolsuzluk yaptıysa bunun bedelini ödemelidir. ‘Siyaset kirlilikten arınmalı’ derken bunu tek bir parti için söylemiyorum, bütün partiler için söylüyorum. Güvenli limandan kastım; elbette ki parti tarihsel kimliğine yakışır bir pozisyona gelmek, ahlaki değerlerini korumak ve bu değerleri sürdürmek zorundadır. Bunu yapacak olan da kadrolardır, insanlardır. Benim ömür boyu ‘CHP Genel Başkanlığı yapacağım’ diye bir iddiam zaten hiç olmadı. Güvenli limana getirmekten kastettiğim; her açıdan kuruluşundaki kodlara dönen bir Cumhuriyet Halk Partisidir. Gelinir, oturulur, tartışılır" diye konuştu.
Bu durumun, CHP Genel Başkanlarının veya CHP'nin eleştirilmeyeceği anlamına gelmeyeceğini ifade eden Kılıçdaroğlu, CHP'nin eleştiri kültürünün en kökleştiği kurumlardan biri olduğunu söyledi. CHP'de, Genel Başkanının da yönetimin de il ve ilçe başkanlarının da eleştirilebileceğini belirten Kılıçdaroğlu, CHP'deki bu eleştiri kültürünün partiyi diri tuttuğunu, eleştiri kültürüne her zaman saygılı olduklarını ifade etti.
Kemal Kılıçdaroğlu, "Güvenli limanı kastetmemin nedeni; partinin tarihinde olmadığı kadar kirli bir sürecin içine sokulmuş olmasıdır. Bunun bedelini sadece partililer değil, bütün Türkiye ve siyaset kurumu ödüyor. Siyasete olan güven temelden sarsılabiliyor. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi, devlet kuran bir parti olarak ahlaki değerleri yüksek ve o değerleri korumayı içselleştirmiş bir partiydi. Bundan uzaklaşıldı. Şimdi bu kodları yeniden yakalamak zorundayız ve bunu yapacağız" dedi.
"İSTİFALARLA ARINMA BÜYÜK ÖLÇÜDE GERÇEKLEŞTİ"
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, olağan kurultayda aday olup olmayacağına ilişkin soru üzerine de şunları söyledi:
"Adaylık konusunu hiç konuşmadık, konuşmuyorum da. Bugüne kadar da hiç konuşmadım. Bu henüz çok erken; parti bir süreçten geçiyor ve o sürecin mutlaka sağlıklı bir zeminde yürütülmesi lazım. İl ve ilçe başkanlarının bu çerçevede seçilmesi, üyelerimizin bu konuda gerekli özeni göstermesi gerekiyor. Partide büyük ölçüde bir arınma oldu mu? Özellikle istifalarla bu arınmanın büyük ölçüde gerçekleştiğini görüyoruz, sizler de yakından takip ediyorsunuzdur. İfade ettiğim gibi; parti kuruluşundaki temiz ahlaki kodlara dönmek zorundadır. Genel başkanlık konusunda da ben hiçbir zaman çıkıp ‘Ben adayım’ diye bir cümle kurmadım, kurmak da istemem, bunu doğru da bulmam. Genel başkanı seçecek olan ben değilim; özgürce eleştirme kapasitesine sahip, yeri geldiğinde partinin eksikliklerini ve Genel Başkanı eleştirebilen özgür iradeli Kurultay delegeleridir. Aday olarak kimlerin çıkacağını sizler de takip ediyorsunuz. Genel başkan olmak isteyen arkadaşlarımız var; onları da saygıyla karşılıyoruz. Aday olabilirler, iradelerini beyan edebilirler, çalışma yürütebilirler. Eğer demokrasiyi savunuyorsanız ve içselleştirmişseniz, birilerinin önüne set çekerek ‘Hayır, ben olacağım, siz asla olamazsınız’ diye bir düşüncem hiç olmadı."
Kemal Kılıçdaroğlu, "Kurultayda delegelerin sizi yeniden aday göstermesi halinde bu iradeyi görmezden gelebilir misiniz?" sorusuna ise "Daha ortada Kurultayın tarihi bile yok. Bu tür tartışmaları gereksiz buluyorum çünkü siyaset çok hızlı değişen bir alan. Bugünden 6 ay veya 1 yıl sonraki bir olay için kesin ifadeler kullanmayı doğru bulmam. Günü geldiğinde bakılır, değerlendirilir. Partimizin duayenleri, ortak akıl üretme kapasitesi ve tutarlı bir eleştiri kültürü vardır. CHP tek adam partisi değildir; herkes düşüncesini rahatlıkla söyler. Eleştiren arkadaşlarımız gelir, benimle de görüşürler, oturur konuşuruz. Partimiz kapalı bir yapı değildir; 103 yıllık tarihimizin temelinde bu açık yapı yatmaktadır. Zamanında Mustafa Kemal Atatürk de eleştirilmiş, yeri geldiğinde hak ettiği övgüleri de almıştır. Bunlar siyasetin doğal akışında olan şeylerdir" yanıtını verdi.
"NUMAN KURTULMUŞ’UN İYİ BİR MECLİS BAŞKANLIĞI YAPTIĞINA İNANMIYORUM"
Bir başka soru üzerine, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un seçime yönelik açıklamalarını değerlendiren Kılıçdaroğlu, şunları kaydetti:
"Numan Bey'in iyi bir Meclis Başkanlığı yaptığına inanan birisi değilim. Meclisin ayıbını bir Meclis Başkanı örtemez. Eğer çok sayıdaki AK Parti milletvekili Meclis'te olmadığı hâlde ‘Biz buradayız’ diye sahte oy pusulası gönderiyorsa ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı buna sesini dahi çıkarmıyorsa, o koltukta bir gün bile oturmaması lazım. Bakın, bu kadar açık ve net söylüyorum. Az önce siyasi ahlaktan söz ettik, değil mi? Orada yok ama varmış gibi oy kullanıyor; dinlemediği, görmediği, tartışmadığı bir yasal düzenleme konusunda sahte oy pusulası gönderiyor ve Meclis Başkanı tek sözcük dahi söylemiyor. Şimdi kalkmış ‘yenilenme mi, erken seçim mi’ diye konuşuyor. En son konuşması gereken insan odur, hiç konuşmaması daha iyidir. Bana güven vermiyor. Meclisteki bir ayıbı örten, sahte oy pusulası gönderen milletvekillerine tek kelime etmeyen, bir anlamda onların oyuna muhtaç olduğu için sesini çıkarmayan bir Meclis Başkanından ülkeye hayır gelmez. Eğer ülke gerçekten kirlilikten arınacaksa önce o başkandan arınmak gerekiyor. Kendisini ciddiye almıyorum."
Kılıçdaroğlu, "Erken seçimle ilgili bir durum Meclise gelirse tavrınız ne olur?" sorusuna "Oturulur, konuşulur. Yetkili organlarımızla değerlendiririz. Hangi gerekçeyle geliyor, niçin geliyor; ona bakarız" dedi.
"ÜLKENİN ÇIKARLARINI ÇÖZMEK YERİNE GÜNLÜK OLAYLARLA TOPLUMU OYALIYORSUNUZ"
Ülkenin sorunlarının çözülmesi gerektiğine dikkati çeken Kemal Kılıçdaroğlu, ülkenin hem dış politikada hem iç politikada ciddi krizleri bulunduğunu, parlamentonun sorunları çözme konusunda ortak bir irade dahi ortaya koyamadığını söyledi. Kemal Kılıçdaroğlu, "Dış politikanın, milli eğitimin ve savunmanın milli olması; yani bu üç alanın partiler üstü ele alınması lazım. Ülkenin çıkarları bunu zorunlu kılıyor. Peki, bugüne kadar partiler üstü bir politika izlendi mi? İzlenmediği içindir ki ülke zaten bu halde. 25 yıldır bunu anlatmaya çalışıyoruz; benden önce Sayın Baykal da bunu anlatmaya çalışıyordu. Ülkenin sorunlarını çözmek yerine günlük olaylarla toplumu oyalıyorsunuz. Toplum gerçekten paralize olmuş durumda. Bir emekli polis Anayasa Mahkemesinin önünde beylik silahıyla intihar edebiliyorsa toplum cinnet noktasına gelmiş demektir. Bunu kim yaptı? Siyaset kurumu" değerlendirmesini yaptı.
Ülkede gelir dağılımının bu kadar bozulduğunu hiç görmediğini, zenginlerin daha zengin, yoksulların daha yoksul olduğu bir sürecin yaşandığını kaydeden Kılıçdaroğlu, "Borsasıyla, karaborsasıyla, alınan kararlarla ve dağıtılan ihalelerle bu sistem devam ettiriliyor. İzlenen politikalar zengini ihya eden, yoksulu daha da yoksullaştıran bir düzen yarattı. Bu durum ahlaki değerlerde de çürümeye yol açıyor. Aç insana, yoksula ahlakı öğretemezsiniz; ‘Niye çaldın’ diyemezsiniz. Aileler, emekliler geçinemiyor; işsizlik almış başını gidiyor. Torpili olan bir yere giriyor, olmayan açıkta kalıyor. Gençler ülkesini sevmediği için değil, burada kendisine yaşam hakkı tanınmadığı ve ahlaki değerler çürüdüğü için yurt dışına gidiyor. Burada üniversite bitirip Almanya'da garsonluk yapmayı tercih ediyor; ‘En azından kafam rahat’ diyor. Türkiye'yi böyle bir sürecin içine soktular. Buradan çıkmamız lazım. Biz ahlaki değerleri yeniden inşa edeceğiz" diye konuştu.
Kemal Kılıçdaroğlu, milletvekili seçildiklerinde kendilerinden mal bildirimi istendiğini belirterek, "Kapalı zarfa koyup mühürlüyorlar ve 5 yıl boyunca kimse açıp bakamıyor. Kimsenin görmediği mal bildirimini biz niye veriyoruz? Milletvekili seçileceksen mal bildirimini kamuoyuna açıklayacaksın: ‘Benim malım, mülküm, bankadaki param budur’ diyeceksin. Değişim olunca da güncelleyeceksin. Ben milletvekili seçildiğimde mal bildirimimi kendi internet siteme koydum. Alnının akıyla kazandığın malı niye gizleyesin? Temizlik imandandır, değil mi? Saraydakiler duysun: Madem ‘temizlik imandandır’ diyorsunuz, temizleyin bakalım bu kirliliği!" dedi.
"KASR-I ŞİRİN ANLAŞMASI'NDAN BU YANA İRAN İLE ÇATIŞMA YAŞANMADI"
Kemal Kılıçdaroğlu, dış politikaya ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
"Dış politikada eleştireceğimiz yönler de var, ‘iyi adımlar atıldı’ diyebileceğimiz yönler de var. Türkiye'nin uluslararası arenada saygınlık kazanması ve gücünü bölgesinde hissettirmesi elbette olumludur. Örneğin Suriye'de çatışmaların sonlanması ve Türkiye'nin o bölgeye yatırım yapması… Ben bir dönem Türkiye'deki Suriyelilerin ülkelerine gönderilmelerini istemiştim. Bana ‘Nasıl istersin’ diye tepki göstermişlerdi ancak dayandığım gerekçe şuydu: Türkiye'deki Suriyeliler gönderilsin ama Gaziantep'teki, Şanlıurfa'daki sanayicilerimiz gidip Suriye'de yatırımlar yapsınlar. Buradan giden Suriyeliler de orada çalışsınlar. Böylece hem ekonomik olarak fabrikalarımızla orada var olacağız hem de insanlar iş güç sahibi olacak. O zaman dikkate alınmamıştı ama şimdi görüyorum ki bu noktaya ağır ağır geliniyor. Orada Suriye'de yatırım yapacak sanayicilere Türkiye'de belli vergi ayrıcalıkları sağlanması gerektiğini de söylemiştim. Örneğin 5 yıl boyunca vergi muafiyeti tanınsın ki bu yatırımlar yapılsın. Bu durum sosyolojik ve ekonomik bir güç birliği sağlar. Türkiye bölgesinde bir güç olacaksa, öncelikle kendi bölgesindeki sorunları aşmak ve kolektif dayanışmayı sağlamak zorundadır. Önümüzdeki en büyük engel PKK terör örgütüydü; o konuda da önemli adımlar atıldı. Parlamentoya gelen yasa taslağına destek verdik, yasalaştı. Şimdi dikkatle izliyoruz, umarız olumlu sonuç alınır."
"BÖLGENİN İKİ KÖKLÜ DEVLETİ TÜRKİYE VE İRAN'DIR"
Kemal Kılıçdaroğlu, Mekke Anlaşması konusunda ise endişelerini 5 madde halinde sıraladığını hatırlatarak, "Tehlike şurada: Eğer İran'ı devre dışı bırakır ve bir ülkeye yapılan müdahaleyi ‘Türkiye'ye yapılmış sayılır’ diyerek Türkiye'yi bir savaşın içine çekerseniz bu büyük bir risk oluşturur. Bölgedeki Sünni-Şii ayrışması en büyük tehlikedir. Anlaşma yapılabilir ama İran göz ardı edilerek veya dışlanarak bir bölgesel denklem kurulması doğru değildir. Bizim Sadabad Paktı gibi, Afganistan'ı da içine alan geniş kapsamlı bir pakta ihtiyacımız var. Pakistan'la kadim bir dostluğumuz var; ancak Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye olarak bir anlaşma yapıp ‘Birimize yapılan saldırı hepimize yapılmıştır’ dersek, yarın İran ile Suudi Arabistan çatıştığında biz nerede duracağız? Kasr-ı Şirin Anlaşması'ndan bu yana Türkiye ile İran arasında sınır çatışması yaşanmamıştır. Bölgenin iki köklü devleti Türkiye ve İran'dır; olayları bu çerçevede ele almak gerekir" ifadelerini kullandı.
Türkiye'nin, Türk Cumhuriyetlerinde de daha görünür olması gerektiğini söyleyen Kılıçdaroğlu, "Bölgeden gelen ve yatırım yapan bir arkadaşımla konuştum; Çin'in orada çok egemen bir güç hâline geldiğini aktardı. Oysa Türkiye kültürel bağları sayesinde o bölgede çok daha güçlü bir varlık gösterebilir, yatırımlarını artırabilirdi. Ayrıca devlet geleneğinde Dışişleri Bakanlığı ve MİT müsteşarları, Başbakanın bilgisi dâhilinde düzenli aralıklarla Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanına bilgi verirlerdi. Bu gelenek bir dönem uygulandı, sonra tamamen kesildi. Tek adam anlayışı egemen olduktan sonra Parlamentonun da dış politika süreçlerinden yeterince haberdar edilmediğini görüyoruz. Mekke Anlaşması var ama ayrıntıları Parlamentoya gelmiş değil" dedi.
"TRUMP NATO'YU PARÇALADI"
Kılıçdaroğlu, "İsrail'in burada Güney Kıbrıs ve Yunanistan ile yaptığı iş birliği, silahlanma görevi var. Türkiye burada Mavi Vatan kapsamında hem Ukrayna meselesinde hem de Güney Akdeniz'de hangi adımları atmalı?” sorusunu şöyle yanıtladı:
"Türkiye önce rahmetli Ecevit'i saygıyla anmamız lazım. Kıbrıs Harekâtı Türkiye'nin ufkunu açtı. Doğu Akdeniz'de söz sahibiyiz. Kim ne derse desin, Doğu Akdeniz'deki karbon yatakları üzerinde de söz sahibiyiz. Türkiye bu konuda her türlü çabayı göstermeli. Bunun millî bir politika olduğunu düşünen insanlarız, yani parti olarak düşünüyoruz. Doğu Akdeniz'de de güçlü olmalıyız. Karbon yatakları üzerinde söz hakkımız var. Ben Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ifadesinin de kullanılmasını doğru bulmuyorum. Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dememiz lazım. Yani Güney'de de bir Türk Cumhuriyeti mi var buraya Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diyoruz? Öbür tarafta Güney Kıbrıs Türk Cumhuriyeti mi var? Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, bir devlet olarak biz tanıyoruz. Kim tanır tanımaz onu bilmem ama meşru haklarına sahip çıkan, Türkiye'nin de yeri geldiği zaman destek verdiği bir ülke; ayrı bayrağı olan, ayrı parlamentosu olan bir ülke. Elbette Türkiye'yle ilişkileri diğer ülkelere göre çok daha fazla, çok daha derin, çok daha samimi... Bunu da hepimiz biliyoruz zaten. Oranın güvenliğini de sağlayan bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti, bunun da farkındayız. Dolayısıyla ben Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin haklarını koruması gerektiğine inanan birisiyim. Libya'yla yapılan anlaşma çok önemli bir anlaşma. Bakın, zaman zaman biz şeyi eleştiririz, Erdoğan'ı eleştiririz ama Libya'yla yapılan anlaşma Türkiye'nin hem Akdeniz'de hem de Ege'de önemli haklara sahip olmasının yollarını açtı bize. Türkiye bu çerçevede önemli bir adım attı. Dolayısıyla Ege'de tartışmalarımız var ama Türkiye Ege'deki haklarından asla ve asla vazgeçemez, vazgeçemez.
Trump NATO'yu parçaladı. Avrupa artık kendini, NATO'nun dışında hissediyor. Yeni bir güvenlik mimarisine ihtiyaç var aslında bakıldığı zaman. Şimdi Trump Çin'e odaklandığı için Çin de NATO'nun alanının tamamen dışında. Ama Amerika NATO'yla kendi varlığını bütün dünyada hissettirebiliyordu. Çin geldi, farklı bir yapı çıktı ortaya. Dolayısıyla savunma sanayisiyle ilgili NATO büyük, Amerika büyük yükümlülükler altındaydı: ‘Bütün silahları ben yapıyorum, masrafları ben yapıyorum ama Avrupa hiç para vermiyor, savunma sanayine katkı vermiyor. O yüzden ben Avrupa'yı gözden çıkardım’ diye açıklamaları da oldu. Şimdi Avrupa da savunma sanayine büyük yatırımlar yapmaya başladı. Fransa'yla Almanya arasında bir konuda önce bir anlaşma yapıldı, sonra vazgeçildi ama bir süre sonra bu anlaşma yeniden yapılacak diye düşünüyorum. Çünkü rakamlar çok büyük, sadece Almanya'nın veya Fransa'nın kaldıracağı bir rakam değil. Dolayısıyla zaman içerisinde NATO'nun gücü giderek zayıfladı."
Amerika'nın Çin'i kendisi açısından büyük bir risk olarak gördüğünü belirten Kılıçdaroğlu, "Ne kadar kuşatır, ne kadar güçlü olur, ne kadar egemen olur, ne kadar frenleyebilir bilmiyoruz ama benim şahsi gözlemim Çin bir sel gibi gidiyor. Dün Özbekistan'dan gelen bir arkadaşımla görüştüm, oradaki Türk iş insanları acaba yatırımda nerelere geldiler diye sorduğumda bana söylediği şey şu oldu: ‘Vallahi her tarafta Çinlilerin yatırımları var. Üstelik böyle felaket yatırım yapıyorlar; yolları yapıyorlar, demir yollarını yapıyorlar...’ Tabii onlar biliyorsunuz Akdeniz'de ulaşmak istiyorlardı Zengezur Koridoru üzerinde ve bütün bu yatırımları yapıyorlar, olağanüstü yatırımlar yapıyorlar" dedi.
Afrika'nın da zaten Çinlilerin elinde olduğunu söyleyen Kılıçdaroğlu, "Çinlilerle Amerikalılar arasında şöyle bir fark var: Çinliler gittikleri ülkenin rejimiyle hiç ilgilenmiyorlar. Hangi rejim olursa olsun onunla barışıp yollarına devam ediyorlar. Amerikalılar ise gittikleri ülkenin rejimini değiştirmeye kalkıyorlar. O yüzden çatışma çıkar ülkelerin kendi içinde, çatışma zemini hazırlar. Çin bunlara hiç karışmıyor, ‘Ben sadece işin ekonomisine bakarım" diyor. Ekonomik olarak giriyor, orada egemenliğini kurmuş oluyor. Böyle bir temel fark var" diye konuştu.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, ABB Başkanı Mansur Yavaş'ın muhalefetin ortak adayı olup olamayacağına ilişkin soruya, "Cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışmalarını bugünden başlatmayı hiç doğru bulmadım. Bence cumhurbaşkanı adaylığını tartışmak yerine rejimi tartışmak lazım. Bir ülke bir kişiye teslim edilir mi? Bir insana ülkeyi teslim ediyor; bu olmaz, böyle bir rejim olmaz" yanıtını verdi.
Kılıçdaroğlu, CHP’nin milletvekili kampının son gününde gazetecilerle bir araya geldi. Kahvaltı programına Kılıçdaroğlu’nun yanı sıra YDK Başkanı Mahir Polat, Kadın Kolları Genel Başkanı Ayten Gülsever, Genel Başkan Yardımcısı Deniz Demir, Grup Başkanvekili Sevda Erdan Kılıç, Gençlik Kolları Başkanı Berfin Karan da katıldı.
Kılıçdaroğlu, Ankara Büyükşehir Belediye (ABB) Başkanı Mansur Yavaş’ın, CHP’nin kuruluş yıl dönümü etkinliklerine katılmaması, ardından da CHP’den istifa etmesine ilişkin soru üzerine “Mansur Bey'le ilgili düşüncelerimi daha önce kamuoyuyla paylaşmış ve kendisinin açıklamasını alıntılayarak ifade etmiştim. Şüphesiz Cumhuriyet Halk Partisi'nin 103. yıl etkinliğine, Anıtkabir'deki programa katılmasını isterdim; katılmadı, kendi tercihidir. Hiç kimseyi zorla partiye üye yapmadığımız gibi kimseyi zorla partiden de atmadık. Kendi tercihine saygı göstermemiz gerekir. Herhâlde değerlendirmesini yapıp kendi yolunu çizmiştir” dedi.
Kılıçdaroğlu, Yavaş'ın muhalefetin ortak cumhurbaşkanı adayı olup olamayacağının sorulması üzerine şu yanıtı verdi:
"Ben cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışmalarını bugünden başlatmayı hiç doğru bulmadım. Ben bu tartışmaları ekonomideki kötü gidişin örtülmesi, tartışılmaması, görülmemesi, insanlar üzerinde gereksiz bir tartışmanın sürdürülmesi olarak gördüm. Ya cumhurbaşkanlığı seçiminin adayları niye tartışılır şimdiden? Kamuoyu tartışıyor, ‘O mu olacak, bu mu olacak?’ Yahu kim olursa olsun. Yeri zamanı gelince olur. Nitekim bakın, altılı masada biz cumhurbaşkanı adayını çok geç açıkladık. Önemli olan sonuç almak burada. Adaylar olur: A olur, B olur, C olur... İki kişi tartışılabilir, beş kişi ama daha çok erken. Ortada cumhurbaşkanlığı seçimi yok, alınmış bir karar yok, herhangi bir şey yok ama medya bunu tartışıyor; ‘Efendim o mu olacak, bu mu olacak, şu mu olacak?’ Ya arkadaşlar ya memleket yangın yerine dönmüş, biz ‘Kim gelecek ülkenin başına?’ onu tartışıyoruz.
Bence cumhurbaşkanı adaylığını tartışmak yerine rejimi tartışmak lazım. Ya bir ülke bir kişiye teslim edilir mi ya? Bir insana ülkeyi teslim ediyor; tabii bu olmaz, böyle bir rejim olmaz. Bunu tartışmıyoruz, bunu olağan kabul etmişiz. ‘O gitsin, yerine ben geleyim’, bu kadar bu kadar saçma bir tartışmayı ben hiç görmedim. Ve bu tartışmayı yapanların büyük bir kısmı da ülkenin aydınları ya da aydın diye düşündüğümüz insanlar. Hiç gereksiz bana göre. Yeri zamanı gelir, oturulur; toplumda elbette bu toplumda saygın insanlar var; bakılır, edilir, birisi aday gösterilir. Ama ondan önce bizim rejimi tartışmamız lazım. Bu sistem nereye götürecek Türkiye'yi? Bir adama bir devlet teslim edilir mi? Olmaz, olmaz. Bunun tartışılması lazım.
Ülkenin geldiği noktaya baktığımızda da sorunumuz var burada. Parlamento, 600 kişiye maaş ödüyoruz. Niye ödüyoruz Allah aşkına, niye ödüyoruz? El kaldırıp indirmekse eğer parlamentoda 600 kişiye maaş ödemek, koyarsınız robotları oraya, el kaldırır indirirler, mesele yok zaten. Hangi AK Partili milletvekili gelen kanun teklifinin içeriğine bakıyor? Hangisi bakıyor? Hiçbirisi. Parlamento parlamento olmaktan çıkmış. Asıl tartışmamız gereken rejimin kendisi. Yoksa Erdoğan gitti, öbürü geldi, başkası oldu... O da geldi, bir başka Erdoğan çıkarsa karşımıza ne yapacağız? Devlette liyakat dediğimiz kavram yok olduğu andan itibaren devlet dediğiniz kurum kalmaz. Müsteşarlık kaldırıldı. Müsteşarlığı niye kaldırıyorsunuz siz? Kaldırıldı, kimsenin sesi çıkmadı ve hiç tartışılmadı bile. Bunların tartışılması lazım."
"MUHALEFET YAPMA BİÇİMİM HİÇ DEĞİŞMEDİ"
Kılıçdaroğlu, CHP’nin muhalefet yapma tarzında bir değişim olup olmadığının sorulması üzerine şunları söyledi:
"Benim muhalefet yapma biçimim hiç değişmedi. Ben daha önce de dış politikanın millî olması gerektiğini, Millî Eğitim Bakanlığı; adı üstünde Millî Eğitim Bakanlığı; yani Orman Bakanlığı değil; Millî Eğitim Bakanlığı, üstünde ‘millî’ var. Millî Savunma Bakanlığı... Eğer bunlar millîyse o zaman bunların üstünde bir devlet politikası olması lazım ve siyaset kurumunun burada ortaklaşması gerekiyor belli konularda. Millî eğitimi millî eğitim olmaktan çıktığı için zaten tartışıyoruz. Milli eğitimin yeterli olmadığını, eğitimin yeterli olmadığını, sorun yarattığını... Biz bırakın eğitimdeki sorunu, bir Millî Eğitim Bakanı, kardeşim sen çocuklarına bir tas çorba veremiyor musun? Tuvalete sabun koyamıyor musun? Bakın bunlar hiç tartışılmıyor, hiç. Ama en basit şeyler hiç tartışılmıyor, en basit şeyler... Bunların tartışılması lazım.
Ben şunu çok iyi biliyorum, bakın: Annelerin çocuğa yeteri kadar gıda verip ya da işte gıda paketi verip okula gönderemediklerini biliyorum. Yoksul ailelerin sofrasına oturdum çünkü ben. Bunların ne kadar büyük dramlar yaşadığını da biliyorum. Çocuğu bir şey istediği zaman annenin o çocuğun talebini yerine getirememesinin acısını anne hisseder, çocuk unutur bir süre sonra. Şimdi bunlar, bunlar azalacağına giderek yaygınlaşıyor ve sorun yaratıyor. Dolayısıyla benim politikam değişmedi. Gene aynı şeyleri söylüyorum: Yine ‘Türkiye tek adama teslim edilemez’ diyorum. Güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönülmesi gerektiğini düşünüyorum. Anayasanın değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama bu değişimlerin kolektif ortak akılla yapılması gerektiğini, sadece politikacıların değil, ülkenin aydınlarının da bu sürece dâhil edilmesi gerektiğini ifade ediyorum. Hatta keşke her partinin parlamento dışında aydınlar grubu olsa da bunlar oturup belli konuları tartışsalar, gelip daha sonra politikacılara bilgi verseler, uzlaşma kültürünü geliştirebilseler... Bunlar eğer olabilirse Türkiye'nin büyüme, gelişme potansiyeli var.
Osmanlı coğrafyasında akrabalık ilişkilerimiz hâlâ devam ediyor. Ben 'Gidelim oraları işgal edelim' demedim ki. O coğrafyayla bizim ilişkilerimizi, kültürel bağlarımızı, ekonomik bağlarımızı geliştirmemiz lazım. Rahmetli Özal gitti Libya'yla Türkiye ortak şirketler kurdular. Pek çok şirket kurdular. Kim itiraz etti? Hiç kimse itiraz etmedi. Tam tersine bunun gelişmesi lazım. Mavi Vatan Sözleşmesi yaptık değil mi, Libya'yla? Bu övünülecek bir şey. Şimdi siz kalkıp da ‘Vay, sen neden bunu yaptın?’ diyemeyiz. Hele CHP gibi bir parti, Türkiye'nin köklerinde söz sahibi olan bir parti kalkıp da millî bir politikaya ‘Vay, sen bunu niye yaptın?’ diyemeyiz yani, o ayrı bir şey. Dış politika millî olmak zorunda. Niye biz Türk Cumhuriyetleri'nde yokuz? Mesela ben şunu hep savunurum, dizilerimiz dünyanın pek çok ülkesinde gösteriliyor, değil mi? Hepimiz gurur duyuyoruz. Bizim senaristlerin, yönetmenlerin, oyuncuların çektiği filmler, diziler dünyanın her tarafında... Bu ne demektir? Bizim isimlerimizi, hiç değilse bizim isimlerimizi biliyorlar. Bizim kültürümüzü biliyorlar, yapımızı biliyorlar, dilimizi öğreniyorlar. Bu önemli bir şey. Benim düşüncem, mesela dizilerimizin bir bölümü Şam'da çekilebilir, Aşkabat'ta çekilebilir, Azerbaycan'da çekilebilir. Niye çekilmesin? Orada dizilerimizi izleyen kendisinden bir parça olduğumuzu görecek. Kastettiğim bu benim. Yoksa 'Gidelim oraları işgal edelim, bizim bayrağı dikelim', öyle bir şey yok.
Tam tersine dünya yeni bir anlayışa evrildi. Artık kültürel olarak o ülkelere gidebiliyorsunuz. Hepimiz İngilizceyi neredeyse öğrendik yani. Facebook diyoruz değil mi, Twitter diyoruz. Nereden biliyoruz? Kim yaratıcı bir şeyi, bir düşünceyi, bir sözcüğü dünyaya egemen kılıyorsa hepimiz bir anlamda onu tekrar ediyoruz. Ben de Türkiye'de bunu yapabilmeli diyorum. Türkiye'nin böyle çok ciddi bir potansiyeli var. O potansiyel içinde kendisini büyütebilmeli; ekonomik olarak, güçlü olarak gitmeli. Eleştirdiğim nokta neydi? Onu da söyleyeyim. Türk Cumhuriyetlerine bir dönem ne kadar üçkâğıtçı iş adamı varsa gönderdik. Ve oradaki insanların tamamı hayal kırıklığına uğradılar, ‘Bunlar mı geldi?’ diye. Şimdi yeni yeni gerçekten ciddi yatırım yapacak iş adamları gidiyor oraya, iş insanları diyelim, gidiyor oraya yatırımlar yapıyor. Bu yatırımlar yapılsın tabii. Türkiye kendi bölgesinde kendi kültürünü geliştirmeli.
Bakın, dünya yeni bir sürecin içine evrildi artık. Amerika farklı bakıyor dünyaya. Çin ciddi bir güç olarak çıktı ortaya. Çin'i nasıl kontrol edecek? Artık öyle savaş sistemleri değişti. Teknoloji her şeyi değiştirdi ve değiştirecek de. Düşündüğümüzden çok daha hızlı değiştirecek. Bizim siyaset bunun farkında mı, onu bilmiyorum. Bürokrasi farkında mı? Umarım farkındadır, çünkü bürokrasiyi de darmadağın ettiler. Umarım farkındadır yani. Dışişleri Bakanlığının bürokrasisi, ekonomi bakanlığının bürokrasisi bu alanlara girmek, bu alanlarda nelerin olup bittiğini en azından politikacıları bilgilendirmek zorundadır."
İSTANBUL İL BAŞKANLIĞI ATAMASI
Kemal Kılıçdaroğlu, CHP İstanbul İl Başkanlığı’na kimin atanacağının sorulması üzerine, "O konuda karar Merkez Yönetim Kurulunda çıktı. Yeni çıkmadı ama önceden çıktı, yani yaklaşık bir ay falan oluyor çıkalı. Mahkeme kararı olduğu için tutuyorduk onu" dedi ancak kimin atandığını açıklamadı.
"SİYASETÇİ SONUÇ ALMAK İSTİYORSA MUTLAKA İŞ BİRLİĞİ YAPMAK ZORUNDA"
"Muhalefette bir iş birliği arayışları var. Kazanabilecek bir aday konusunda iş birliği yapılabilir mi noktasında dirsek temasları var, açıklamalar var. Bu konuda CHP bu iş birliğine dâhil olur mu? Yoksa CHP her şartta cumhurbaşkanı adayı çıkaracak mı?” sorusu üzerine Kılıçdaroğlu şöyle konuştu:
"Eğer bir siyasetçi sonuç almak istiyorsa mutlaka iş birliği yapmak zorunda. Yani yüzde 51 almak bu işin temel kuralı. Yüzde 51'i tek başınıza alıyorsanız evet, ‘Ben iş birliği yapmayacağım ve ben yüzde 51'i alıyorum, yüzde 55'i alıyorum’ diyebilirsiniz. Ama yüzde 51'i alma şansınız yoksa iş birliği yapacaksınız. Altılı masanın kuruluş felsefesi bu. Ama nasıl bir iş birliği? Onun altyapısını da oluşturmanız gerekir. Yani iktidar olduktan sonra farklı bir çatışma süreci yaşanmaması gerekiyor. O nedenle biz bir metin hazırladık, 100 küsur sayfalık bir metin ve iktidar olduğumuzda da neyi nasıl yapacağımızı ortaya koyduk, anayasa değişiklikleri dâhil olmak üzere. Öte yandan altılı masa bir araya geldikten sonra Erdoğan da iş birliği yapmak zorunda kaldı. O da gitti, o da ayrı bir masa kurdu. DSP'den tutun Yeniden Refah'a kadar pek çok parti, onlar da bir araya geldi ve kurdular. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte ben yine partilerin belli bir masanın etrafında toplanacaklarını, cumhurbaşkanı adaylarını belirleyeceklerini ve eğer ileride bir sorun yaşanmaması açısından da iktidar olduklarında neyi, nasıl yapacaklarını masaya koymaları gerektiğini düşünüyorum. Yani ‘Ben iş birliği yapmam, ben bildiğimi okurum...’ O ayrı bir şey ama ona daha zaman var yani."
İBB BAŞKANLIĞI: "HALK CHP'Yİ SEÇTİ O ZAMAN CHP'Lİ BİRİ GELMELİ"
Kılıçdaroğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun ceza alması halinde İBB Başkanlığı için yapılacak bir seçimde CHP’nin tavrının ne olacağının sorulması üzerine şu yanıtı verdi:
"Halkın vermediği yetkiyi ayak oyunlarıyla almak, halkın seçtiği belediye başkanı mahkûm da olabilir tutuklanabilir de gözaltına alınabilir de. Ama orayı bir parti kazanmışsa en azından bütün siyasal partilerin o partiye... Mademki halk CHP'yi seçti, o zaman CHP'li birisinin gelmesi ve orada başkanlık görevini sürdürmesi gerekiyor. Ahlak da bunu gerektirir, böyle olması lazım. Ama siz ayak oyunlarıyla, hatta bazen tutuklamalarla, para hareketleriyle, para vererek insanları satın alarak, iradelerini satın alarak kendinize yeni bir başkan seçiyorsunuz. Olmaz. Halkın desteği nerede? Halk size oy verdi mi? Vermedi. Neyle aldınız? Ayak oyunlarıyla alıyorsunuz. Bunun adı nedir? Siyasal ayıp. En hafif deyimiyle siyasal ayıp. Eğer bir siyasi parti buna tenezzül ediyorsa o siyasi partinin oturulup sorgulanması gerekiyor. Sen arkadaş, halkın vermediği oyu ayak oyunlarıyla, paralarla, insanların iradesini satın alarak geliyorsun, kendini belediye başkanı ilan ettiriyorsun. Erdoğan'ın da bunu bilmesi lazım. Ayak oyunlarıyla olmaz, parayla olmaz, pulla olmaz. Halkın iradesini siz satın alıyorsunuz, halkın iradesine saygı duymuyorsunuz.
O nedenle Büyükşehir Belediye Başkanı kime ait? Hangi partiye ait? Cumhuriyet Halk Partisi'ne aittir. Cumhuriyet Halk Partisi dışında oraya bir Büyükşehir Belediye Başkanını ayak oyunlarıyla getirmek, iradeleri satın almak en hafif deyimiyle ayıptır, ayıp. Halka ve İstanbul'un iradesine saygı göstereceksiniz. Aksi hâlde siyaset kirlilikten arınmaz. Zaten bu kirlilik nedeniyledir ki aşağıdaki vatandaş bakıyor şimdi: Borsada vurguna kızıyoruz değil mi? ‘Vay, nasıl yaptılar?’ Yukarıdaki yapıyor, ‘Bana niye kızıyorsunuz?’ diyor. ‘O yapıyor, ben de yapıyorum.’
İkna etmekle iradeyi satın almak arasında fark var. Gidersiniz, oturursunuz, konuşursunuz, ikna edersiniz; o da gelir sizin lehinize oy kullanır. Buna kimse bir şey demez. Ama cebine para koyup "Gel oraya oy ver" dediniz mi, o zaman ikna değil, iradeyi satın almadır. Bir insan satın alınmamalı. Düşüncesi, iradesi satın alınmamalı. Geldiğimiz noktada temel kaygımız bu satın alma, insan iradesinin satın alınmasının toplumda da neredeyse meşru görülmesi."

Uzman bir gazeteci ve radyo Tv program sunucusu.









İlk yorumu sen yap! Düşüncelerini bizimle paylaş.